Aleksander Kvakhadze ile Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalılar üzerine söyleşi

Türkiye’de bulunan Kuzey Kafkasya bölge halklarını temsil eden diasporalar, Rus-Kafkas Savaşı’ndan başlayarak dönem dönem yüz binlerce insanın Osmanlı İmparatorluğu’na akın etmesiyle, yani muhacirliğin bir sonucu olarak kuruldu. Göç eden dağlıların büyük bir çoğunluğu Çerkes olmakla birlikte aralarında Abhazlar, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Nogaylar, Karaçay-Malkarlılar da kitlesel olarak yurtlarını terk etti. 20. yüzyılın ortalarına kadar Türkiye’de Kuzey Kafkasyalıların yaşadığı yaklaşık 1.000 köy bulunuyordu. Ancak zamanla Türkiye’de yaşanan hızlı kentleşme ve çalışma arayışları nedeniyle yaşanan göç dalgaları köyden kente göçü önemli ölçüde hızlandırdı. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlere diğer kırsal bölgelerde olduğu gibi Kafkas köylerinden de göç akınları başladı ve köylerin demografisi yarıdan fazla azaldı.

Bugün yedi Kuzey Kafkas örgütü Ankara’da, yirmiden fazlası da İstanbul’da faaliyet gösteriyor. Ülkenin farklı bölgelerinde Çerkes dernekleri dergiler yayınlıyor, kitaplar basıyor ve bunlara bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Birçok kuruluş hayır işlerinde yer almakla birlikte halklarına zor koşullarda yardım kampanyaları düzenliyor. Kuzey Kafkasya diasporasının temsilcileri aynı zamanda hükümette, parlamentoda, orduda özgürce görev alabiliyor, üniversitelerde ders verebiliyor.

Bu söyleşide Gürcistan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Vakfı’nda araştırmacı olan Aleksander Kvakhadze ile Türkiye’deki Kuzey Kafkas halklarının Türk toplumuna entegrasyon süreci, dil, kimlik ve geleneklerini koruma süreçleri hakkında konuştuk:

Lütfen bizlere Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya halklarıyla neden ilgilendiğinizi açıklar mısınız?

İlk olarak bu süreç benim Türk dili konusundaki bilgimden kaynaklanıyor, çünkü ilk diplomamı Türki dil çalışmaları üzerine savundum. İkinci olarak ise yüksek lisans eğitimim sırasında Çerkes diline ilgi duymaya başladım. Ayrıca bir yandan vize ve diğer kısıtlamalar nedeniyle Rusya Federasyonu’na seyahat etme fırsatı bulamazken diğer yandan Türkiye’de diasporanın ikamet ettiği yerlerde Çerkeslerle yaşama şansım oldu.

Bugün, Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya halklarının, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında muhacir olarak göç edenlerin torunları olduğunu biliyoruz. Ancak bugün bu halklar neyi temsil ediyor? Bu halklara diaspora demek doğru mu?

Haklı olarak belirttiğiniz gibi, Kuzey Kafkasya diasporası dediğimiz halklar, Rus-Kafkas Savaşı’nın mirasıyla da birleşiyor. Yani bu halkların atalarının tamamı Kuzey Kafkasyalı olmasa da o dönemlerde yurtlarından edilenler de bulunuyor. Ve evet, onlara diaspora demek doğru, çünkü diaspora dediğimiz şey kendi tarihi anavatanı olan bir topluluğun varlığıdır. Ayrıca birtakım koşullar nedeniyle bu halkların başka bir ülkeye taşınmaya zorlanarak muhaceret ettikleri yerlerde “kökleriyle” temas halinde olmaları da diaspora olduklarını göstermektedir.

Türkiye’nin hangi bölgelerinde Kuzey Kafkasya diasporası bulunuyor?

Kafkas diasporalarının Türkiye’deki yerleşim haritasına bakarsak iki simetrik çizgi görüyoruz. İlk hat Karadeniz’den başlayıp Türkiye’nin doğusuna ve Anadolu’dan Akdeniz’e doğru ilerleyerek başlıyor. İkinci hat ise Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü döneminde Balkan Yarımadası’nın topraklarından geçiyordu. Bu durum, göçmenlerin öncelikle Osmanlı İmparatorluğu için askeri bir güç olarak gerekli olduğunu göstermektedir. Bu sebeple, örneğin Rus İmparatorluğu’ndan gelebilecek tehditler, Balkan Yarımadası’ndaki ayaklanmalar ve Avrupa devletlerinin olası saldırılarının beklendiği yerlere yerleştirildiler. Bu çerçeveden baktığımızda Balkan Yarımadası’nda çıkan ayaklanmalar sonucunda orada yaşayan Kafkasyalılar ikinci kez göç etmeye zorlanmış ve bu halkların bir kısmı Türkiye’nin batısına, Marmara Denizi çevresine ve modern Orta Doğu’daki Suriye, Ürdün ve İsrail topraklarına göç ettiler.

Bugün ise Kafkas halklarının birçok farklı şehirde yoğunlaştığını görüyoruz. Örneğin Kayseri ilinde Doğu Çerkesler hakimdir. Orada 60’tan fazla Kabardey köyü bulunuyor. Batı Çerkesleri ise daha çok İstanbul ve Ankara arasındaki şehirlerde yaşamaktadır. Abhazları da Sakarya’da görebiliriz. Çeçenlerin sayısı Çerkeslere göre daha azdır, yerleşim yerleri Sivas, Kahramanmaraş ve diğer birçok şehirde bulunabilir. Yalova ilinde ise Dağıstanlı yoğunluğu bulunur. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde birkaç Oset köyü de bulunuyor. Bir de Karaçay-Malkar köyleri bulunuyor ancak sayıları oldukça az.

Bir bölgede daha fazla Kabardey bulunduğunu ve diğerlerinde ise daha fazla Batılı Adıge olduğunu fark ettiniz. Türklerin bir ayrıştırma politikası yok muydu? Neden tüm Çeçenler, örneğin Sivas’ta, tüm Dağıstanlılar bir bölgede veya tüm Çerkesler başka bir bölgeye yerleştirilmedi? Sadece askeri faktörler mi etkiliydi?

Askeri faktörlere ek olarak, özellikle tarım arazilerinin çok olmadığı yerlerde, tarımda işgücüne ihtiyaç duyuluyordu. Bazı bölgelerde, azınlıklar tarafından ayaklanmanın olası bastırılması için Kafkas halklarına ihtiyaç duyuldu.

Yeniden yerleştirmelerin dalgalar halinde, uzun yıllar ve farklı rotalardan gerçekleştiğini göz ardı etmemek gerekir. Kabardeyler, Batı Çerkeslerin aksine bugünkü modern Gürcistan toprakları üzerinden karayoluyla gelmişlerdi. Bu nedenle onları Orta Anadolu ve Kayseri bölgelerinde bırakmak daha kolaydı. Benzer durum, karayoluyla sınır dışı edilen Çeçenler, İnguşlar, Osetler ve Dağıstanlılar için de geçerlidir. Deniz yoluyla iskân edilen Adıgeler, Şapsığlar, Abzehler, Bjeduğlar Karadeniz bölgelerine gönderilmiş ve oraya yerleşmişlerdir. Dağlılar ise ılıman Karadeniz iklimine sahip dağ-orman alanları arıyorlardı.

Peki Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar birbirleriyle nasıl etkileşime giriyor? Diasporanın önemli meseleleri hakkında konuşmak için aralarındaki etkileşimi güçlendirmeyi amaçlayan herhangi bir kurum var mı?

Bu sorunun cevabı tarihsel olarak birçok defa değişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında İstanbul, tüm Kafkas topluluklarının bir tür merkeziydi. Orada Abhazca, Çerkesçe gibi farklı ulusal dillerde kitapları yayınlandı ve öğretimi için kurslar açıldı. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kafkas aktivizminin altın çağı olarak adlandırılıyor.

Ancak Cumhuriyet Türkiyesi sonrası politikalar bu faaliyetlerin çoğunu kısıtladı. Kafkas örgütlerinin ulusal kültürlerini geliştirmek için çok az alanı vardı, etnik farklılıklara dikkat edilmedi. Gerçekte Çeçen, Abhaz, Oset veya Dağıstanlı olmalarına rağmen hepsine Çerkes deniliyordu. Türkiye topraklarında Kafkas kültürünün gelişmesiyle uğraşan Kafkas örgütleri elbette vardı. Farklı dönemlerde, örneğin askeri darbelerin olduğu zamanlarda, bu tür vakıf ve dernekler yasaklandı ancak yine de yavaş yavaş çalışmalara devam edildi veya yeraltında faaliyet sürdürdü.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların ilk ortak seferberliği Abhazya Savaşı sırasında, birkaç düzine gönüllünün Abhazya tarafında savaşa gittiğinde gerçekleşti ve diaspora Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılması ve Abhazya isyancılarının finansmanına yönelik lobi faaliyetlerinde aktif rol oynadı.

İkinci ayrılık ise, Çeçen diasporasının yavaş yavaş ortak Kafkasyalı alanından uzaklaşmaya başlamasıyla ve Çeçen Savaşı’nın arka planındaki görüş ayrılıklarıyla gerçekleşti. Tarihi vatanlarıyla bağlarını elbette korudular. Kafkas diasporasının büyük bir kısmı Abhazlar, Adige halkları ve Çerkesler Türk standartlarına göre laik olarak niteleyebileceğimiz topluluklardı. Çeçen direnişinde İslami faktörün güçlenmesinin önemli bir rol oynamasını göz önünde bulundurduğumuzda, böylesine keskin bir İslamlaşma, bu halkların kendilerini Çeçenya’da meydana gelen süreçlerden uzaklaştırdı.

Çeçenistan Savaşı’ndan sonra Kuzey Kafkasya diasporasındaki ikinci ayrılık ise farklı çıkarlar nedeniyle Soçi’deki Olimpiyat Oyunlarının arifesinde Abhazlar ve Çerkesler arasında yaşandı. Abhaz diasporası Abhazya’daki fiili yetkililerle tam olarak eşgüdüm halindeyken, Çerkes diasporası, oyunların düzenlenmesine karşı çıkan Kabardey-Balkar ve Adıge’deki Çerkes aktivistlerle koordinasyon halindeydi. Bu noktada Abhazlar için Gürcistan faktörü de etkiliydi. Gürcistan’ın Çerkes soykırımını tanıması ve Çerkes aktivistlerle yakınlaşması Abhazların ortak Kafkasya alanından ayrılmasında rol oynamıştır.

Günümüzde birbirleriyle olan ilişkilerinin kötü ve düşmanca olduğunu söyleyemeyiz elbette. Tüm Kuzey Kafkas diasporaları birbirleriyle dayanışma içindedir. Ancak örgütsel konularda etnik gruplarının çıkarları doğrultusunda hareket ederler.

Türkiye’de önde gelen Kuzey Kafkasya diasporalarının temsilcileriyle görüştüğümde, insanların tarihi anavatanlarına yönelik hissiyatlarının oldukça nostaljik olduğunu görüyorum. Sizce Kuzey Kafkasya’ya kalıcı olarak taşınmayı göze alabilirler mi?

Türkiye’de yaşayan Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar söz konusu olduğunda evet diyebilirim. Kuzey Kafkasya’yı, ülkelerini, vatanlarını düşünüyorlar ve ziyaret etmek istiyorlar, hatta bazıları taşınmak istiyor. Ancak geri dönemeseler bile bu üç kuzeydoğu Kafkas cumhuriyetinde demografi açısından bir şey değişmeyecek.

Kuzeybatı Kafkasya ve Abhazya’ya gelince, varsayımlardan biri diasporanın geri dönüşü ve böylece demografik dengeyi Çerkesler ve Abhazlar lehine değiştirmek. Bilindiği gibi hem Çerkeslerin hem de Abhazların büyük bir çoğunluğu tarihi vatanlarından sürgün edildi. Ve bu sömürgeci politikanın sonucunu hala üzerlerinde hissediyorlar. Bu nedenle, demografik durumu düzeltebilecek ve bu ulusların yeniden doğuşunu gerçekleştirebilecek yegane şeyin kitlesel geri dönüş olduğunu düşünmekteler. Çerkesler arasında olduğu gibi Abhazlar arasında da geri dönmek isteyen çok kişi var. Bazıları geri döndü, ancak bu noktada bazı sorunlarla karşı karşıyayız.

Birincisi, bürokratik süreçler. Geri dönenlerin belgeleri, yeni bir bölgeye yerleşmeleri, oturma izni almaları ve daha sonra vatandaşlığa geçme süreçleri oldukça sıkıntılı. Çünkü vatandaşlık alabilmek için Rusça bilmek gerekiyor. İkincisi, ekonomik faktörler. Rusya’da kişi başına düşen GSYİH’nin Türkiye’de kişi başına düşen GSYİH’den yaklaşık iki bin dolar fazla olmasına rağmen, Kuzey Kafkasya’daki bölgelerde kişi başına düşen GSYİH, Türkiye’deki genel rakamdan yaklaşık üç kat daha az. Ayrıca, Kuzey Kafkasya halklarının, büyük şehirleri saymazsak, ana yerleşim bölgelerinin Türkiye’nin endüstriyel olarak gelişmiş bölgelerine düştüğünü göz önünde bulundurursak, ekonomik açıdan Türkiye’den yaklaşık üç kat daha fakir bir bölgeye taşınmaları gerekecek. Üçüncü etken ise, birbirlerinden yabancılaşma düzeyi önemli bir rol oynuyor. Çoğu kez geri dönenler bana kişisel konuşmalarında anavatanlarında genellikle arkalarından Türk olarak adlandırıldıklarını ve tamamen kabul edilmediklerini söylediler. Öte yandan, Kuzey Kafkasya diasporasının temsilcileri de Kuzey Kafkasya’da yaşayan soydaşlarının geleneklerini kaybettiklerini, “Ruslaştıklarını” belirtiyor.

Bu üç faktör, kitlesel geri dönüş sürecini bir ölçüde engelliyor, ancak şunu belirtmekte fayda var ki hiç kimse Türkiye ile ilişkileri koparmayı ve nihai olarak tarihi vatanlarına taşınmayı düşünmüyor. Sadece iki ülke ve iki bölge arasında nasıl köprü kurulacağı ve aralarındaki ilişkilerin gelişmesine nasıl katkıda bulunulacağı düşünülüyor.

Rusya’nın göç sürecinde yer alan STK’ların politikasına yaklaşımları nasıl?

Türkiye’de, fark ettiğiniz gibi farklı ilgi alanlarına ve farklı yaklaşımlara sahip birçok kuruluş bulunuyor. Bunların en büyüğü, Türkiye’de 50’den fazla şehirde ofisi bulunan Kafkas Dernekleri Federasyonu. Özellikle Çerkeslerden ve diaspora temsilcilerinden oluşuyor. Vatanlarıyla ilişkilerini ve iletişimlerini kaybetmemek için Rusya Federasyonu’na karşı temkinli bir politika izliyorlar.

Türkiye’deki Kuzey Kafkasya halklarının yaşadığı yerleşim yerlerini ziyaret ettiğinizde sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Birçok farklı konu var. Özellikle Türklerle mümkün olduğunca evlenmemeye çalışmalarına oldukça şaşırdım. Çerkes-Abhaz, Abhaz-Gürcü, Abhaz-Oset evlilikleri gerçekleşebiliyor, ancak gelecek neslin tam olarak asimile olacağı korkusuyla Türklerle evlilikten mümkün olduğunca uzak duruluyor. Örneğin, 1960’larda 60’tan fazla Kabardey köyünün bulunduğu bir bölgede, iki yerel yaşlılar kongresi yapıldı. Kararlardan biri de etnik Çerkes kızlarının Türklerle evlenmesinin yasaklanmasıydı.

Diğer bir konu da, bir taraftan Kafkas dillerinin Türkiye topraklarında kaybolduğunu görmek üzücü, ancak öte yandan Türkiye’deki Kafkas halklarının hala geleneklerini sürdürdüklerini de görebiliyoruz. Örneğin, Çeçenya’nın Bozkurt köyünü ziyaret ettiğimde, Çeçen geleneklerine göre hazırlanmış Çeçen yemeği olan gılnış (zhizhig galnash) ikram edildi. Ayrıca Abhazlarda, bugün Abhazya topraklarında bulunmayan Abhaz Apsuaranın birçok farklı yönü görülebiliyor.

Peki asimilasyon konusu günümüzde hala geçerli mi? Çağımızda artık internet var. İnsanların Maykop, Nalçik, Çerkesk’teki insanlarla kolayca iletişim kurarak dil öğrenme fırsatı var diyebilir miyiz?

Dil konusuna gelirsek, Türkiye’de yaşayan 60 yaş üstü nesil, anadillerini ve Türkçe’yi aksanlı konuşuyor. 30-50 yaşlarında olan nesil ise, anadillerini anlıyor ama artık konuşmuyor, tamamen Türkçe konuşuyorlar. 30 yaşın altındaki genç nesil ise birkaç istisna dışında, çoğu zaman artık ana dillerini anlamıyorlar bile, sadece Türkçe konuşuyorlar. Elbette sosyal ağların varlığı, tarihi anavatanları ile temasları ve dil kursları, birçok kişiye ana dillerini öğrenme ve anavatanlarıyla iletişim kurma olanağı sağladı ancak bu durumun kırsal bölgelerde yaşayanlar arasında kitlesel bir karşılığı yoktur, çünkü tüm aktivizm şehirlerde yoğunlaşmaktadır.

Sadece açıklığa kavuşturmak için soruyorum, genç neslin artık ana dillerini konuşmadığını belirttiğinde, sadece İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde yaşayanları mı kastediyorsun?

Hayır, ne yazık ki bu asimile olma sürecini yoğun olarak kırsalda da görüyoruz.

Bugün Türkiye’de iyi durumda olan Kafkasyalı iş insanlarının olduğunu biliyoruz. Tarihi vatana ekonomik yardımdan bahsedecek olursak, örneğin Çerkes, Dağıstan veya Çeçen iş dünyası, tarihi anavatanlarındaki durumu nasıl değiştirebilir ve iyileştirebilir?

Evet, Çerkes ve diğer diasporaların temsilcileri arasında iş hayatında başarılı olan birçok kişi bulunuyor ve şunu da eklemek gerekir ki bu insanlar Kuzey Kafkasya’da yatırımlar açısından büyük rol oynayabilirler. Ancak onlarda kitlesel bir tavır görmüyoruz. Rusya Federasyonu’nda yabancı yatırımcılar için çekici olmayan ekonomik yaptırımlar bulunması, Rusya ve Türkiye arasındaki zaman zaman gergin ve soğuk ilişkiler ve en önemlisi de Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin en büyük sorunu olan yolsuzluk bu süreci önemli ölçüde baltalıyor.

Son sorum. Kuzey Kafkasya diasporasının Türkiye’deki temsilcileri daha çok kime kahraman gözüyle bakarak efsaneleştiriyor, kimlerle gurur duyuyor ve kim gibi olmak istiyorlar?

Abhazlarla başlarsak, doğal olarak onlar için 1992-1993 yıllarında Gürcistan’a karşı savaşa katılan Abhaz saha komutanları önde geliyor. Özellikle ilk liderleri Vladislav Ardzınba ön planda. Çerkesleri ele alırsak, onlar için idealler daha çok İbragim Yağanov, Martin Koçesoko ve Ruslan Guaşev gibi modern figürlerdir. Çeçenler açısından, elbette, son Rus-Çeçen savaşının kahramanları olduğu kadar Kafkas Savaşı’nın da kahramanları da önemli.

Kuzey Kafkasya kökenli Türkiye’de yaşayan tüm halklar arasında, Dağıstanlı olup olmadıklarına bakılmaksızın İmam Şamil’e özel bir saygı duyuluyor. Çünkü herkes Kafkas Savaşı’nın trajedisinin bilincinde.

Türkiye’deki Kuzey Kafkasya diasporası, Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarını ve farklı kültürleri birleştiren, birbirini tamamlayan diasporalar olduğu için çok yönlüdür. Bütün halklar, Kuzey Kafkasya ile birlikte olma arzusunda, kendi topraklarının gelişmesi için aynı düşüncededir. Elbette diasporanın tarihi bir anavatana ihtiyacı var, ancak anavatanın da diasporaya ihtiyacı var. Bu nedenle her zaman birbirleriyle yolları kesişiyor. Yaşadığımız küreselleşme ve teknoloji çağında, sınırlar giderek daha az engel oluyor. Bu da anavatanlarına ulaşmak için daha fazla fırsat anlamına geliyor.

20 Ağustos’ta Radio Liberty’de yayımlanan bu söyleşi Ahmet E. Çölgeçen tarafından Ajans Kafkas için Türkçeye çevrildi.